Slavoj Zizek Türkiye Sahaya İnİyor

Slavoj Zizek Türkiye, 21. yüzyılın en önemli filozoflarından, belki de en büyüğü olan, Slavoj Zizek'i Türkiye'ye tanıtmak amacıyla bir Twitter hesabı ve blog kuruldu.

Zizek ve Badiou Türkiye'ye geliyor

Dünyanın kendinden en çok söz ettiren filozoflarından Slavoj Zizek ve Alain Badiou, MonoKL'nin düzenlediği konferans için Ekim ayında İstanbul'a geliyor.

ZizekTurkce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ZizekTurkce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2013 Pazar

Slavoj Zizek Gezi'yi yazdı: "Cennette Sıkıntı"

Türkiye için “Protestocular serbest-pazar köktenciliğiyle ve köktendinciliğin birbirini dışlamadığını sezmekteler” diyen düşünür Zizek, Yunanistan ile aramızdaki tarihsel düşmanlığı bir yana bırakıp dayarnışma zeminleri aramamız gerektiğini savunuyor. ‘Cennette Sıkıntı’ başlıklı makale şöyle:
Marx ilk dönem yazılarında Alman sorununu anlatırken özgül sorunlara yegane yanıtın evrensel bir çözüm, küresel bir devrim olduğunu açıklar. Bu reformist ve devrimci bir dönem arasındaki farkın özlü bir ifadesidir. Reformist bir dönemde, küresel devrim bir hayaldir. Sadece şeyleri yerelde değiştirme çabalarına güç verir; devrimci bir dönemdeyse, hiçbir şeyin radikal küresel değişim olmadan iyileşmeyeceği açık hale gelir. Bu tümüyle biçimsel anlamda 1990 devrimci bir yıldır: Komünist devletlerin kısmi reformlarının yetersiz olduğu ve insanlar için yeterli besinin sağlanması gibi gibi günlük sorunları çözmek için toptan bir kırılmanın gerekli olduğu ortaya çıkar.
'BELKİ DE BİZİM CENNET KAVRAMIMIZDA YANLIŞLIK VAR'

İki durum arasındaki farkla ilgili bugün kendimizi nerede konumlandırıyoruz? Son yıllardaki sorunlar ve protestolar yaklaşan küresel bir krizin işaretleri midir, yoksa yerel müdahaleler yoluyla aşılabilecek küçük engeller mi? Burada dikkat edilmesi gereken şey, sosyal patlamaların sadece ve öncelikle sistemin en zayıf noktalarında yer alıyor olması değil, başarı öyküleri olarak algılanan yerlerde de gerçekleşmesidir. Yunanistan ya da İspanya’da neden protestoların yapıldığını biliyoruz, ama Türkiye, İsveç ve Brezilya gibi zengin ya da hızla gelişmekte olan ülkelerde sorun nerede? 1979 İran devrimini “cennette sıkıntı”nın orijinal örneği olarak görebilirsiniz. İran, Batı yanlısı modernleşmede hızla yol alan bir ülke ve bölgede Batı'nın sadık müttefikiydi. Belki de bizim cennet kavramımızda yanlışlık var.

Protesto dalgasından önce Türkiye pek modaydı: Avrupa için ideolojik batağa ve ekonomik öz-yıkıma saplanmış Yunanistan’a nazaran canlı bir liberal ekonomi ile Avrupa’ya uygun makul İslamcılığı birleştirmiş bir devlet modeliydi. Tabii ki, Kürtlerin çözümlenmemiş statüsü; Osmanlı İmparatorluğu geleneğinin diriltilmesi anlamına gelen genişleme çağrıları; zaman zaman dini yasaların empoze edilmesi; gazetecilerin tutuklanması ve Ermeni soykırımının inkarı gibi orada burada uğursuz işaretler de vardı ancak bunlar büyük resmi bozmasına izin verilmeyen küçük lekeler olarak göz ardı edilmekteydi.

Sonra Taksim protestoları patlayıverdi. Konunun İstanbul’un orta yerinde meydana bakan parkın bir alışveriş merkezine dönüşmesini protesto etmekten ibaret olmadığının, çok daha derin bir huzursuzluğun güçlendiğinin herkes farkında. Aynı olgu Brezilya'da bu ay ortasında gerçekleşen protestolar için de geçerliydi: Olayı, kamu ulaşımındaki küçük bir zam tetiklemiş olabilir ama protestolar zamlı tarifeler geri çekildiği halde devam etti. En azından medyaya göre ekonomik bir patlama yaşayan ve geleceğinden gayet emin olan bir ülkeyi sarıverdi. Görünürde de bundan sevinç duyduğunu açıklayan cumhurbaşkanı Dilma Rousseff’in desteğini aldı.
'RESMİ KARMAŞIKLAŞTIRAN, PROTESTOCULARIN ANTİ-KAPİTALİST GÜDÜMÜDÜR'

Türkiye protestolarını sessiz bir Müslüman çoğunluk tarafından desteklenen otoriter bir İslamcı rejime karşı seküler bir sivil toplum hareketi olarak görmüyor olmamız çok önemlidir. Bu resmi karmaşıklaştıran, protestocuların anti-kapitalist güdümüdür: Protestocular serbest-pazar köktenciliğiyle ve köktendinciliğin birbirini dışlamadığını sezmekteler. Kamusal mekanın İslamcı bir hükümet tarafından özelleştirilmesi bu iki köktencilik biçiminin el ele çalışabildiğini gösteriyor: Bu, demokrasi ile kapitalizm arasındaki “ebedi” evliliğin boşanmaya doğru gittiğine dair açık bir işaret.

Protestocuların tanımlanabilir herhangi bir 'gerçek' hedef peşinde olmadıklarını kabul etmek de önemlidir. Protestolar, 'gerçekten’ küresel kapitalizme karşı, 'gerçekten’ köktendinciliğe karşı, 'gerçekten’ sivil özgürlükler ve 'gerçekten' demokrasi için değil. 'Gerçekten' sadece belirli bir konu uğruna değil. Protestolara katılanların çoğunluğu, çeşitli özel talepleri ayakta tutan ve birleştiren akışkan bir huzursuzluk ve hoşnutsuzluğun farkındalar. Bu protestoları anlamaya çalışmak sadece epistemolojik (bilgiye dair) değil, gazeteciler ve teorisyenler durumun hakiki içeriğini açıklamaya gayret ediyorlar; aynı zamanda da meselenin kendisi üzerine ontolojik (varlığa dair) bir mücadele ki bu da protestoların kendinde yer almakta. Bu yozlaşmış bir kent idaresine karşı bir mücadele midir? Kamusal mekanın özelleştirilmesine karşı bir mücadele midir? Otoriter İslamcılığa mı karşıdır? Bunlar cevabı bilinmeyen sorular ve nasıl yanıtlanacağı siyasi sürecin sonuçlarına bağlıdır.
2011’de Avrupa ve Orta Doğu’da protestolar patlak verdiğinde, birçokları bunları tek bir küresel hareketin parçası olarak görmemek gerektiği konusunda ısrarcıydı. Her birinin kendine özgü bir duruma tepki olduğu söyleniyordu. Mısır’da göstericiler diğer ülkelerde Occupy hareketine katılanların karşı çıktığı şeyleri, ‘özgürlük’ve ‘demokrasi’yi istiyordu. Hatta Müslüman ülkelerde bile çok önemli farklılıklar vardı: Mısır’daki Arap Baharı yozlaşmış otoriter Batı yanlısı bir rejime karşıydı, İran’da 2009’da başlayan Yeşil Hareket otoriter İslamcılığa karşıydı. Protestoların bu şekilde ayrıntılarına inmenin statüko savunucularının işine geldiğini görmek kolay: Ortada küresel düzene karşı bir tehdit bulunmamakta, sadece birbirinden ayrı bir dizi yerel problem yaşanmaktadır.

'PROTESTOLARIN HİÇBİRİ TEK BİR KONUYA İNDİRGENEMEZ'

Küresel kapitalizm farklı ülkeleri farklı şekillerde etkileyen karmaşık bir süreçtir. Tüm çeşitliliklerine rağmen tüm protestoları birleştiren kapitalist küreselleşmenin farklı yönlerine karşı tepkileridir. Günümüz küresel kapitalizminin genel eğilimi, pazarı daha da genişletmek, kamusal mekanı çevreleyip kapatmaya yeltenmek, sağlık, eğitim, kültür gibi kamu hizmetlerinden kısmak ve giderek otoriterleşen bir siyasal iktidar sürdürmektir. Yunanlıların uluslararası finansal kapital ve temel sosyal hizmetleri sağlayamayan kendi bozuk ve verimsiz devlet yönetimine karşı protestoları bu nedendendir. Türkiyelilerin kamusal mekanın ticarileştirilmesini ve otoriter dinciliği protesto ediyor olmaları da bu bağlamda anlaşılmalıdır; Mısırlıların Batılı güçler tarafından desteklenen bir rejimi; İranlıların çürümüşlüğü ve köktendinciliği protesto etmeleri bundandır. Tüm bu protestoların hiçbiri tek bir konuya indirgenemez. Tümü, en azından iki sorunun belirli bir kombinasyonuyla uğraşıyor. Biri çürümüşlükten kapitalizmin verimsizliğine kadar ekonomik, ötekisi ise demokrasi taleplerinden konvansiyonel çok partili demokrasinin alaşağı edilmesine kadar politiko-ideolojik. Aynı durum Occupy hareketi için de geçerlidir. Hareketin, çok sesli ve çoklukla kafası karışık bildirilerinin ardında iki temel özelliği vardı. Birincisi sadece kendine özgü yerel yolsuzluklarla değil ile düzen olarak kapitalizm ile ilgili hoşnutsuzluk, diğeri ise çok partili temsili demokrasinin kurumsallaşmış biçimiyle kapitalist aşırılık ile mücadele için donanımlı olmadığı ve yeniden icat edilmesi gerektiğidir.

Protestoların altında yatan nedenin küresel kapitalizm oluşu, tek cevabın bunu devirmekten geçtiği anlamına gelmiyor. Kişisel sorunlarla uğraşmak ve radikal bir dönüşümü beklemek anlamına gelen pragmatik bir alternatifin peşinden gitmek de pek geçerli olmaz. Bu seçenekler küresel kapitalizmin muhakkak tutarsız olması gerektiği gerçeğini göz ardı ediyor: Piyasa serbestliği Amerika’nın kendi çiftçilerine verdiği destekle, demokrasi hakkında vaaz ermek Suudi Arabistan’a destek vermekle bir arada duruyor. Bu tutarsızlık siyasi bir müdahale alanı açmakta: küresel kapitalist düzen kendi kurallarını çiğnemeye zorlandığı noktada, kurallara sadık kalmasını ısrar etme fırsatı doğuyor. Düzenin tutarlı olmaya gücü yetmediği, stratejik olarak seçilmiş durumlarda tutarlılık talep etmek, bütün düzene baskı oluşturmak anlamına gelir. Politika sanatı da, gerçekçi olup baskın ideolojiyi hedef almaktan ve kökten değişime işaret etmekten geçer. Bu talepler, yapılabilir ve meşru olsa da fiilen mümkün değildir. Obama’nın sağlık reformu önerisi de benzer bir vaka olduğu için, verilen tepkiler çok sert olmuştu.
'SORUN, ÇOK DAHA FAZLASININ NASIL TARİF EDİLECEĞİDİR'

Siyasi bir hareket bir fikirle, uğrunda çaba harcanacak bir şeyle başlar, ama zaman içinde ön fikir derin bir dönüşüme uğrar. Bu sadece taktiksel uyarlama değil temel bir yeniden tanımlanmadır çünkü fikrin kendisi sürecin parçası haline gelerek süreç tarafından belirlenir. Bir başkaldırı bir yasanın iptali için talebiyle, bir adalet çağrısıyla başlayabilir. İnsanlar konuyla daha derinden meşgul olmaya başladıklarında hakiki adalet için ilk taleplerinden çok daha fazlasının gerekli olacağının farkına varırlar. Sorun tam da, 'çok daha fazlasının’ nasıl tarif edilebileceğidir. Liberal-pragmatik bakış sorunların birer birer, yavaş yavaş bir çözülebileceğini ifade eder: 'İnsanlar Ruanda'da ölürken, anti-emperyalist mücadeleyi bir kenara bırakın ve katliamı engelleyin'; veya ‘küresel kapitalist düzenin 'çöküşünü beklemek yerine hemen burada ve şimdi, yoksulluk ve ırkçılık mücadele etmek zorundayız’. Tanrının Ölümünden Sonra’da John Caputo (2007) bunu savunur.

Amerika’daki sol görüşlü siyasetçiler genel sağlık sigortasını temin ederek mevcut düzeni ıslah etseler, Vergi İdaresi yasasını yeniden gözden geçirip adil gelir dağılımını etkin bir şekilde sağlasalar, seçim kampanyalarına finansal düzenlemeler getirseler, tüm seçmenlere politik haklarını tanıtsalar, göçmen işçilere insanca davransalar ve Amerikan’nın nüfuzunu uluslararası topluluklarla bütünleştirerek çok taraflı bir dış politika yürütselerdi, vs., yani kapitalizme ciddi ve geniş kapsamlı şekilde müdahale edebilselerdi çok memnun olurdum. Bütün bunları yaptıktan sonra, Badiou and Zizek hala Kapitalizm denen Canavar’ın bizi taciz ettiği hakkında şikayet ederse, ben o Canavar’ın yüzüne esnerdim.

Buradaki sorun Caputo’nun vardığı sonuç değil: tüm bu konuları kapitalizmin içinde çözebilsek neden kapitalizme kalmayalım ki? Sorun, mevcut haliyle küresel kapitalizmin içinde tüm bunları elde etmenin mümkün olduğu öncülü. Ya kapitalizmin Caputo tarafından listelenen aksaklıkları koşullara bağlı tedirginlikler değil de yapısal ihtiyaçlar ise? Ya Caputo’nun rüyası evrensel kapitalist düzenin, ‘bastırılmış hakikat’ın kendini belirginleştirdiği kritik anlardan ari, belirtiler göstermeyen bir rüya ise?
Günümüz protestoları ve isyanları, birbiriyle örtüşen istekler tarafından sürdürülebilemektedir ve bu, güçlerinin nereden geldiğini gösterir: otoriter rejimlere karşı (‘normal’, parlamenter) demokrasi için savaşırlar; özellikle de mülteci ve göçmenlere karşı ırkçılık ve cinsel ayrımcılık; siyasette ve iş dünyasında (çevrenin endüstri tarafından kirletilmesi vs.); neoliberalizme karşı sosyal devlet; ve çoklu parti ritüellerinin ötesine geçen demokrasi biçimleri mücadale ettikleri alanlar arasındadır. Aynı zamanda küresel kapitalist düzeni olduğu gibi sorgular ve kapitalizmin ötesinde bir topluluk fikrini yaşatmayı denerler. Burada iki tane tuzaktan kaçınmak gerekir: Sahte radikalizm (‘önemli olan liberal-parlamenter kapitalizmin kaldırılmasıdır, bütün diğer kavgalar ikincildir’) ve sahte yavaş değişim (‘şu anda asker diktatörlüğüne karşı, temel demokrasi için savaşmalıyız, bütün sosyalizm rüyaları şimdilik bir kenara konmalı’). Burada, birincil ve ikincil antagonizmalar arasındaki sonunda en değerli olanla onlara şimdilik egemen olanı ayıran Maoist farklılığı hatırlamakta bir sakınca yok. Ana antagonizmada ısrar etmenin mücadeledeki önemli bir darbe fırsatını kaçırmak demek olduğu durumlar olabilir.

'SOSYAL VE EKONOMİK HAYAT DA DEMOKRATİKLEŞMEK ZORUNDADIR'

Sadece aşırı belirlenmenin (overdetermination) karmaşıklığını adamakıllı dikkate alan bir siyasete strateji denebilir. Özgül bir mücadeleye dahil olduğumuz vakit kilit soru şudur: buna dahil olmamız ya da bundan geri çekilmemiz diğer mücadeleleri nasıl etkileyecek? Genel kural olarak, yarı demokratik, baskıcı bir rejime karşı isyan başladığında -2011’de Orta Doğu’da olduğu gibi- geniş kitleleri demokrasi için, yozlaşmaya karşı,vb. sloganlarla harekete geçirmek mümkündür. Bu başkaldırı başta koyduğu hedefine ulaştığında, bizi gerçekten rahatsız eden şeyin (yitirilen özgürlüklerimiz, küçük düşürülmemiz, yozlaşma, zayıflayan gelecek beklentileri) yeni bir biçimde devam ettiğini fark ederiz; böylelikle hedefteki eksikliği kabul etmek zorunda kalırız. Bu, demokrasinin kendisinin özgürlüğe karşı bir yapı olduğunu veya sadece politik demokrasiden daha fazlasını talep etmemiz gerektiği anlamına gelebilir: sosyal ve ekonomik hayat da demokratikleşmek zorundadır. Kısacası, başlarda demokratik özgürlük diye tanımlanan yüce ilkenin uygulanmasında olduğunu farz ettiğimiz sorun, aslında bu ilkenin özündeki başarısızlıktır. Uğruna savaştığımız ilkenin özündeki başarısızlığı fark etmemiz ise siyasi eğitim için önemli bir adıma işaret ediyor.

Egemen ideolojinin temsilcileri bu radikal sonuca varmamamız için bütün cephanelerini kullanırlar. Demokratik özgürlüğün bize farklı sorumluluklar getirdiğini, bir bedeli olduğunu, ve demokrasiden yüksek beklentilerin toyluk olduğunu söylerler. Özgür bir toplumda, söylediklerine göre, kapitalist bir şekilde davranarak kendi hayatımıza yatırım yapmalıyız: eğer gerekli fedakarlıkları yapmazsak ya da herhangi bir şekilde bir eksikliğimiz olursa, kendimiz dışında kimseyi suçlayamayız. Siyasi olarak daha direk bir şekilde ifade etmek gerekirse, ABD’nin popüler isyanları yeniden kanalize ederek kabul edilebilir parlamenter-kapitalist biçimlere dönüştürerek dışişleri politikasında istikrarlı bir şekilde hasar kontrolü stratejisini uygulamaktadır: Güney Afrika’da apartheidden sonra, Marcos devrildikten sonra Filipinler’de, Suharto’dan sonra Endonezya’da vb. Burası tam anlamıyla politikanın başladığı yerdir: asıl soru, değişimin ilk, heyecan verici dalgası bittiğinde nasıl itilebileceği, ‘totaliter’ cazibeye kapılmadan bir sonraki adımın nasıl atılabileceği, Mandela’nın ötesine geçip Mugabe olmadan nasıl hareket edilebileceğidir.

Bu somut bir durumda ne anlama gelir? İki komşu ülkeyi, Yunanistan ve Türkiye karşılaştıralım. İlk bakışta, tamamen farklı görünmekteler: Yunanistan çok yıpratıcı bir kemer sıkma yıkıcı siyaset içinde sıkışmış haldeyken Türkiye yeni bir bölgesel süper güç olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak ya her Türkiye her kendi Yunanistan’ı üretir ve içerirse, yani kendi sefalet adalarını içerirse? Brecht’in Hollywood'un Ağıtlarında yazdığı gibi,

Hollywood'un köyü buradaki insanların cennet anlayışına 
göre planlandı. Buralardakiler 
Tanrının bir cennet ve bir cehennem isterken, 
iki mekan tesis etmelerine lüzum olmadığına 
ve sadece bir tanesinin yettiğine karar kıldılar, o da cennetti, 
müreffeh ve başarılı olmayanlar için 
cehennem olan. 


Brecht’in şiiri günümüzün “küresel köyü”nü iyi ifade ediyor. Katar ya da Dubai’nin zenginlerin oyun alanı olması göçmen işçilerin neredeyse kölelik koşullarında çalışmalarından geçer. Yunanistan ve Türkiye’ye daha yakından bakarsak, özelleştirme, kamusal mekanın çevrilmesi, soysal hizmetlerin kısılması ve otoriter siyasetin yükselmesi benzeşir. Yunan ve Türkiye’li protestocular temel bir noktada aynı mücadele içindedirler. Doğru istikamet bu iki mücadeleyi koordine etmek, 'vatansever' hislerle ayartılmayı baştan reddetmek ve her iki ülkenin tarihsel düşmanlığını geride bırakarak dayanışma zeminleri aramalarıdır. Protestoların geleceği buna bağlı olabilir.
Kaynak: Radikal

21 Ocak 2013 Pazartesi

Batı'nın Krizi Finansal Olmaktan Öte Bir Demokrasi Krizi

Düşüşünden önceki son röportajlarından birinde Batılı bir gazeteci Nikolay Çavuşesku’ya seyahat özgürlüğünün anayasa tarafından garanti altına alınmış olmasına rağmen Romanya vatandaşlarının nasıl özgür bir şekilde seyahat edemediğini sormuştu. Çavuşesku’nun cevabı Stalinist bilgiçliğin en iyi geleneklerinden geliyordu: Doğrudur, anayasa seyahat özgürlüğünü garanti altına alır, fakat aynı zamanda güvenli ve müreffeh bir ev hakkını da garanti altına alır. Dolayısıyla bizde de burada potansiyel bir haklar çatışması var: Eğer Roman vatandaşlarının ülkeyi terk etme hakları olsaydı, anayurtlarının refahı tehdit altında olacaktı. Bu çatışmada, bir seçim yapmak gerekiyor ve müreffeh olma hakkında, güvenli anayurt hakkında açık bir öncelik söz konusu…
Görünen o ki bu aynı ruh bugünün Slovenyası’nda hala canlı ve güçlü. Geçen ay anayasa mahkemesi "kötü bir banka" ve egemen bir holding kurmak için yasa referandumu yapılmasının anayasaya aykırı olacağı kararı verdi - konu hakkındaki halkoylamasını yasakladı. Referandum, hükümetin zorlu neoliberal ekonomik politikalarıyla mücadele eden ve teklifi zorunlu hale getirmek için yeterli imzaya sahip olan sendikalar tarafından önerilmişti.
“Kötü bir banka” fikri, bankaları sonrasında devlet parasından (örneğin vergi verenlerin harcamalarından) kurtaran ana bankalardan bütün kredinin transfer edileceği bir yer/alandı; yani ilk alanda bu kötü kredi için sorumlu olanların ciddi taleplerinin önleneceği bir yerdi. Bu önlem, aylarca tartışıldı ve genel olarak kabul görmekten –finans uzmanlarının bile kabulünden- uzaktı. Öyleyse referandum niye yasaklandı? 2011’de, Yunanistan’da George Papandreou’nun hükümeti kemer sıkma önlemleri için bir referandum önerdiğinde, Brüksel’de bir panik oluştur, fakat burada kimsenin doğrudan referandumu yasaklama cesareti yoktu.
Slovenya anayasa mahkemesine göre, referandum “yasal olmayan sonuçlara sebebiyet verebilirdi”. Nasıl? Mahkeme referandum hakkını yasal olarak kabul etti, fakat bunun yürütülmesinin ekonomik bir krizde ayrıcalık tanınan diğer yasal değerleri tehlikeye atacağını öne sürdü: özellikle ekonomik büyüme için koşulların yaratılmasında devlet aygıtının etkin bir şekilde işlemesini, özellikle sosyal güvenlik ve serbest ekonomik teşebbüs için insan haklarının gerçekleştirilmesini tehlikeye atacağını.
Kısaca, referandumun sonuçlarının değerlendirilmesinde, mahkeme basit bir şekilde uluslararası finansal kurumların (ya da beklentilerinin) zorlamalarına uymakta yaşanacak olan bir başarısızlığın siyasal ve ekonomik bir krize sebep olabileceğini, bu yüzden de referandumun yasadışı olduğunu kabul etti. Açık konuşmak gerekirse: Bu zorlamalar ve beklentilerin anayasal düzenin sürdürülmesinin koşulu olmasından bu yana, sermaye sahipleri yasanın (ve eo ipso devlet egemenliğinin) üstünde bir ayrıcalığa sahip. Slovenya küçük bir ülke olabilir, fakat bu karar demokrasinin sınırlandırılmasına doğru bir küresel eğilimin semptomudur. Bugünkü gibi karmaşık bir ekonomik durum fikrinde, halkın çoğunluğu karar vermek için yeterli bir niteliğe sahip değil – taleplerinin yerine getirilmesinde ortaya çıkacak olan felaketin sonuçlarından bihaberler. Tartışmanın bu hattı yeni değil. Bundan birkaç yıl önce bir televizyon konuşmasında sosyolog Ralf Dahrendorf, demokrasi için artan güvensizliği her devrimci değişiklikten sonra yeni bir refaha giden yoldaki "gözyaşı vadisi"yle bağlantılandırır. Sosyalizmin yıkılmasından sonra, kimse başarılı piyasa ekonomisinin bolluğuna doğrudan geçiş yapamaz: sınırlı, fakat gerçek, sosyalist zenginlik ve güvenlik tasfiye edilmelidir ve bu ilk adımlar gerekli ve acılıdır. Aynısı ikinci dünya savaşı sonrası refah devletlerinden acı dolu vazgeçişlerin, daha az güvenliğin, daha az sosyal güvenliğin olduğu yeni küresel ekonomiye kadar Batı Avrupa için de geçerli. Dahrendorf için sorun bu acı dolu geçiş, ortalama seçim sürecinin “gözyaşı vadisi” ile sarmalanmış durumdadır, dolayısıyla kısa vadeli seçim kazanımları zor bir şekilde değişmektedir.
Dahrendorf’a göre buradaki paradigma post-komünist ulusların yeni demokratik düzenin sonuçlarının geniş katmanının hayal kırıklığıdır: 1989’un zafer günlerinde, demokrasi, batılı tüketici toplumların bolluğu ile eş tutulmuştur. Ve 20 yıl sonra, hâlâ eksik olan bollukla birlikte şimdi demokrasinin kendisi suçlanmaktadır.
Maalesef, Dahrendorf günaha karşı daha az odaklanmaktadır: eğer çoğunluk ekonomideki gerekli yapısal değişikliklere karşı duruyorsa, mantıksal sonuçlar böyle olmayacaktır. Peki, böylesi bir durumda demokrasi yerinde durabilir mi?
Bu satırlar boyunca, gazeteci Fareed Zakaria demokrasinin ekonomik olarak gelişmiş ülkelerde nasıl sadece “kavranabileceğine” işaret etmiştir. Eğer gelişmiş ülkeler “zamanından önce demokratikleşmişse”, sonuç, ekonomik felaketin ve siyasal despotizmin bittiği bir popülizmdir – hiç şüphe yok ki bugünün ekonomik olarak oldukça başarılı olan üçüncü dünya ülkeleri (Tayvan, Güney Kore, Şili) otoriter bir rejim dönemi sonrasında demokrasiyi kucaklamıştır. Ve dahası, bu düşünce çizgisi Çin’deki otoriter rejimi açıklayan en iyi argüman olmuyor mu?
Bugün yeni olan şey, 2008’de başlayan finansal kriz ile birlikte, demokrasiye karşı bu aynı güvensizliğin (üçüncü dünyanın kısıtlarının ya da post-komünist gelişmiş ülkelerin) gelişmiş batı içinde alan kazanmasıdır: bundan on yirmi yıl önce ötekilere (üçüncü dünyaya) yönelik destek şimdi bizi ilgilendirmektedir.
En azından krizin halka değil ama ne yaptıklarını bilmeyen uzmanların kendilerine delil sunduğunu söyleyebiliriz. Batı Avrupa’da etkin bir biçimde yönetici elitin büyüyen yetersizliğine tanık oluyoruz – yöneticiler nasıl yöneteceklerini daha az biliyorlar. Avrupa’nın Yunan kriziyle nasıl anlaşmaya vardığına bakın: Yunanistan’a borçlarını ödemesi için baskı yapıldı, fakat aynı zamanda dayatılan kemer sıkma önlemleri yoluyla ekonomi mahvedildi ve böylece Yunanistan’ın borcunu asla ödemeyeceğinden emin olunmuş oldu.
Geçtiğimiz yılın Ekim ayının sonunda, IMF agresif kemer sıkma önlemlerinin daha önceki varsayılanlardan üç kat daha büyük ekonomik zarara yol açtığını gösteren bir araştırma raporu yayınladı, böylece avro bölgesi krizinde kemer sıkmanın sıfırlanması tavsiye edildi. Şimdi ise IMF, Yunanistan'ın ve diğer borç yükü ağır ülkelerin hızla kendi açıklarını azaltması için zorlamanın ters etki yaptığını, ancak yüzbinlerce iş kaybının yanlış hesaplamalar sonucu gerçekleştiğini itiraf etti.
Ve tüm Avrupa’da ”irrasyonel” halk protestolarının doğru mesajı yankılanıyor: protestocular neyi bilmediklerini çok iyi biliyorlar; çok hızlı ve basit cevapları varmış gibi davranmıyorlar; fakat protestocuların doğası onlara yine de doğru konuşuyor – iktidardakiler bunu bilmiyorlar. Avrupa’da bugün, körler ve sağırlar birbirini ağırlıyor.
Çeviren: Can Semercioğlu @cansemercioglu

29 Eylül 2012 Cumartesi

Obama Neden İnsan Yüzü Olan Bush'tan Daha Fazlasıdır?

Barack Obama seçimleri nasıl yeniden kazandı? Filozof Jean-Claude Milner, son olarak “dengeleyen sınıf” kavramını önermişti: eski yönetici sınıf yerine, sosyal, ekonomik ve siyasal düzenin istikrar ve devamlılığına destek olan herkes – değişiklik isteseler bile, gerçekte pek de bir şeyin değişmemesini amaçlayan bir sınıf. Bugünün gelişmiş ülkelerinde seçim başarısının anahtarı, bu istikrarlı sınıfın dostluğunun kazanılması olmuştur. Radikal bir dönüştürücü olmaktan uzak bir şekilde, Obama bu sınıfın dostluğunu kazandı, bu yüzden de yeniden seçildi. Obama’ya oy verenlerin büyük çoğunluğu, Cumhuriyetçi pazar ve köktendinciler tarafından savunulan radikal değişikliklerden memnuniyet duymayanlardı.
Fakat uzun vadede bu yeterli mi? Britanyalı büyük muhafazakâr TS Eliot, Notes Towards a Definition of Culture’da (Kültürün Tanımlanmasına Dair Notlar), bazen tek seçeneğin sapkınlık ve inançsızlık arasında olduğunu ve bir dini hayatta tutmanın onun cesedinden mezhepçi bir kopuş yapmak olduğunu belirtir. Buna benzer bir şey, Batı toplumlarındaki zayıflatıcı krizden kurtulmak için gereklidir --Obama açıkça bunun hakkını verememiştir. Obama’nın başkanlığından ötürü hayal kırıklığına uğramış birçok kişi tam olarak oldukça popülerleştirilen "umut" kavramının temelinin, sistemin mütevazı değişikliklerle korunabileceği düşüncesini kanıtladığını belirtti.
Peki Obama'yı gözden çıkarmalı mıyız? Obama, insan yüzü olan Bush'tan daha fazlası mı? Bu kötümser görüşün ötesinde bulunan noktada bazı işaretler var. Sağlık reformları her ne kadar birçok taviz sonrası neredeyse hiç olma noktasında olsa da, büyük önem taşıyan bir tartışma başlattı. Politika sanatının bir özelliği, iyice gerçekçi, uygulanabilir ve meşru iken, egemen ideolojinin temelini sarsan isteklerde ısrarcı olabilmektir. Sağlık reformları da bu yönde atılmış bir adım -- yoksa Cumhuriyetçiler arasında tetikledikleri panik ve öfke başka nasıl açıklanabilir ki? Böylece Amerika'nın ideolojik yapısının özündeki sinire dokunmuş oldular: seçim özgürlüğüne.
Obama’nın sağlık reformları, etkin biçimde hastalıklarının karşılanması konusunda endişe eden nüfusun büyük bir kısmını şüpheli "özgürlük”ten kurtardı. Temel sağlık hizmetine kesin gözüyle bakabilmek, su veya elektriğe tedarikçi endişesi olmaksızın bel bağlamak gibi buna da bel bağlamak, diğer şeylere hayatlarını adamak için insanların daha fazla zaman ve enerji kazanması anlamına geliyor. Bundan alınacak ders, seçim özgürlüğü ancak karmaşık hukuksal, eğitimsel, etik, ekonomik ve diğer koşullar örgüsünün görünmez şekilde özgürlüğümüzü yerine getirmeye yardım ettiği zaman işe yarar. Bu yüzden, seçim ideolojisine karşı olan Norveç gibi ülkelerin model olarak alınması gerekir: Tüm ana maddelerde temel bir toplumsal anlaşma ve büyük sosyal projelere saygı olmasına rağmen, bu maddeler bir dayanışma ruhu içinde yasalaştırılmıştır. Bu, sosyal verimlilik ve dinamizm, toplumun durağan olması gerektiği sonucuna varan ortak akıl ile çelişmektedir.
Avrupa'da bir binanın zemin katı sıfır olarak kabul edilir, bu yüzden üst kat birinci kattır, ABD'de ise, birinci kat sokak seviyesindekidir. Bu önemsiz görünen fark derin bir ideolojik boşluğu gösterir: Avrupalılar saymaya başlamadan önce -kararlar almadan veya seçimler yapmadan önce- bir temel geleneğin, sıfır seviyesinin her zaman verildiğini ve böylece sayılamayacağını bilirler. ABD, elle tutulur tarihsel geleneklerin olmadığı bir toprak, ise doğrudan ve kendiliğinden gelen bir özgürlük ile başlanabileceğini düşünür –böylece geçmiş yok sayılır. ABD'nin dikkate almayı öğrenmek zorunda olduğu şey aslında "seçim özgürlüğü"nün temelidir.
Obama partiler üstü çözümler bulmak için halkı bir araya getirmek yerine Amerikan halkını bölmekle suçlanıyor, ama ya bu onun hakkında iyi bir özellik ise? Kriz durumlarında, eski parametreler dâhilinde sürüklenmek isteyenlerle bu gerekli değişimin farkında olanlar arasında bir bölünme acilen gereklidir. Böyle bir bölünme fırsatçı bir ödün değil, gerçek bir birlik için tek yoldur. Margaret Thatcher, en büyük başarısının ne olduğu sorulduğunda hemen şu cevabı vermişti: "Yeni İşçi Partisi". Ve Thatcher haklıydı: Onun zaferi, siyasal düşmanlarına bile kendi ekonomi politikalarını benimsetti. Düşmanlara karşı gerçek başarı, sizin dilinizi kullanmaya ve düşüncelerinizin tüm alanın temelini oluşturmasıyla başlar Bugün, neoliberal egemenlik açıkça çığırından çıkıyorken, tek çözüm Thtatcher'ın hareketinin tersini tekrarlamaktır.
Yurodivy, deli gibi davranan kutsal aptalın Rus Ortodoks versiyonudur, böylece kendisi güce sahip olanlar için çok tehlikeli bir mesaj gönderebilir; eğer bu doğrudan belirtilmiş ise, vahşi bir reaksiyona sebep olur. Donald Trump'ın seçim sonrası attığı tweetler kulağa kutsal bir aptalın ipe sapa gelmez saçmalıkları gibi gelmiyor mu? "Aslanlar gibi mücadele edelim ve bu büyük ve iğrenç adaletsizliği durduralım! Bu seçim tam bir dolandırıcılık ve gülünç. Biz bir demokrasi değiliz! Bunun olmasına izin veremeyiz. Washington'a yürümeli ve bu gülünçlüğü durdurmalıyız. Bu ülkede devrim yapmalıyız!"
Trump’ın hiçbir şekilde bir radikal solcu olmasına imkân olmamasına rağmen, attığı tweetlerde "burjuva resmi demokrasisi" hakkında genellikle radikal sola atfedilen şüpheyi gözlemlemek kolaydır: Yüzeysel özgürlükler, medya kontrolü ve manipülasyonu yoluyla iradelerini uygulayan seçkinlerin gücünü maskelemektedir. Burada bir gerçek vardır--demokrasimiz etkin bir şekilde yeniden icat edilmelidir. Bu hedefe yaklaştıracak her açıklık sonuna kadar kullanılmalıdır, Obama'nın ilk döneminde ufak ışıklar saçan küçük çatlaklar bile. Bizim görevimiz bu çatlakları genişletmek için sürekli baskıya devam etmektir.
Çeviren: Can Semercioğlu @cansemercioglu ve Ceyda Erten
Kaynak: EGS

Paylaş

Twitter Delicious Facebook Digg Stumbleupon Favorites More